aradablogdayazmaklazım

blog'a geri dön

5 yorum var - 23 Haziran 2008 11:14

Bilim camiasının farklı dallarındaki bilimcilerin büyük bölümü evrimin doğayı, dünyayı ve kâinatı açıklamada en güvenilir kaynak veya yöntem olduğu konusunda birleşir. Seksenlerde ABD’li bilim adamları arasında yapılan çok geniş kapsamlı bir araştırma, doğa bilimleri alanında uzmanlaşmış 500,000 bilim adamının %99,85’lik bölümünün evrim kuramını desteklediğini ortaya koymuştur. O yıllardan bugüne, pek çok kez güvenilir bilim çevrelerince evrimin “bilimsel” olduğu açıklanmış ve bilindiği üzere çoğu yerde bu uğurda çetin mücadeleler verilmesi gerekmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalar da bilim çevresinin, “%75’i doğa bilimleri veya biyoloji dışında uzmanlaşmış”, yalnız %0,158’lik bölümünün evrimi reddettiğini göstermiştir.

“Big Bang” ise ortaya atıldığı ilk günden beri milyonlarca yıl kâinatı sorgulamanın sonucu olarak sadece görünen veya görünmeyen onlarca şeyi putlaştırmaktan ileri gidememiş olan insanın atladığı en büyük ve önemli eşiklerden biri olacağını kanıtlarcasına önemsenmiş ve bilim çevrelerinde bir “milat” olarak görülmüştür. Kâinatın sürekli bir hareket ve genişleme halinde olduğu fikrinin kabul görmesiyle birlikte bu hareket ve genişleme geriye sarıldığında ilk çıktığı noktaya yani en yoğun haline; belki maddenin özüne; en yoğun ve güçlü; en sıcak ve küçük haline ulaşılabileceği fikri de oldukça heyecan yaratıcı bir biçimde yaygınlaşmıştır. Evren sürekli genişlediğinden maddenin ve bu büyük enerjinin atomlarında bir ayrışma ve yoğunluk kaybı oluşur ancak kâinatın evrimi tek yönde(ayrışma yönünde) değildir. Ayrışan madde, parça veya atomlar uzayda zaman zaman sese, belki ışığa yaklaşan bir hızda devinirken aynı zamanda bir “toplanma” veya yeniden birleşme de oluşturur. En başta, basit anlamıyla yoğun gaz bulutları oluşturan, ancak hareketin hızı nedeniyle önce ısı kaybedip soğuyan, sonra donarak katılaşan kâinat parçaları bu hızlı devinimde ya da maddenin halleri arasında yaptıkları bu yolculukta koptukları parçalara “ana rahmine dönme sendromu” gibi bir bağlılıkla yapışabilir. Göller sıcakta buharlaşıp nasıl önce bulut, sonra yağmur oluşturuyor ve sonra o yağmur nasıl tekrar göle düşüyorsa kâinat da sayılarla açıklanamayacak kadar çok kez ve ölçülemeyecek kadar büyük bir hızda devinir. Bu parçalanıp sonra özüne dönme olayında Samanyolu, Güneş ve hatta Dünya bile çok küçük kalırken insanoğlundan bu ölçekte bahsedilemez bile. Ama buradan insanoğlunun önemsizliği değil, çok idealist bir tanımlamayla “tanrısallığı”, belki şaşırtıcı büyüklükteki önemliliği çıkar. Ancak asıl soru diyalektiğe aykırı tek şeyin bu hareketin durması haline geldiği tezimizde sürekli devinen, farklı evrimsel süreçleri bir arada barındırabilen, canlı türleri ve yaşamı yaratan, sonra onları daha ileri veya geri başka şeylere dönüştürebilen evren, kendi sonsuzluğunu mu kanıtlamış oluyor? Ve bu döngü, evrenin canlı yaşamına izin vermeyecek hale geldiği kurgunun koşulunda bile sürecekse yaşamın, evrenin veya bu döngünün kendisinin ne anlamı kalır? Veya evrenin ve hayatın bir sonu olduğunu söylemek mi, yoksa sonsuzluğunu ispatlamak mı daha iç açıcı olur?

Henüz cevaplayamadığımız bu soruya, bugün çoktan aştığımız pek çok eşiğe bakıp sonra geri döndüğümüzde yüzümüzde hafif bir gülümseme ve rahatlık olmaması beklenemez, çünkü evrimi; bir yöntem olarak diyalektiği kurgulayabilmiş bir türün bu soruya birçoğumuz hala hayattayken cevap vereceğine olan güveni yüzümüzde kararlı bir devrimcinin eylem sonrası meydana bakışı gibi kalır.

Evrenin 14 milyar yıldır süregelen evriminin ilk 0,01 saniyesinde bile(henüz genişlememiş olan yoğun enerjinin bir yoğunluk merkezini ya da bir başka deyişle bugün hissettiğimiz zamanı oluşturmamış olduğu koşulda) yüz milyarlarca derece sıcaklıktaki enerji yoğunluğu(elektron, pozitron, foton, nötrino ve antinötrinolardan oluşur) ,bugünün galaksilerinin atası olan nötron ve protonu barındırırdı. Saniyenin 0,1’i geçtikten sonra ise milyarlarca atom bombası yoğunluğunda enerjiye sahipti ancak bu kısacık sürede on milyar dereceye kadar soğuyabilmişti.(bu, bize evrendeki şeylerin ne kadar hızlı devindiğinin kanıtıdır; elbette evrenin dışından bu olağanüstü olaya bakabilseydik bunu fark edebilirdik!) Bu “Büyük Patlama” esnasında olanları deneyle canlandırmayı başarmış olan bugünün insanı; o anki tepkimenin %27 oranında helyum içerdiğini kanıtlayabilmiştir ki bu da hem “Big Bang”in hem de evrimin yerçekimi kadar hissedilir bilimsellikte olduğunun ispatıdır. Ayrıca bu olayı laboratuar ortamında canlandırabilmiş olmak bile; kâinatın 14 milyar yıllık, dünyanın 4,5 milyar yıllık evrimini bedeninde ve zihninde taşıyan insanın varlığını en gerçek kıldığı anlardan biri olmuştur. Bu süreç insanın; açıklarken başına ve sonuna bir veya birkaç tanrı koymak zorunda hissettiği evrene hakim başka bir deyişiyle “tanrı” oluşunun başlangıcı olmuştur.

Elbette ki insanın, devrimciliğiyle bile karşı koyamayabileceği kadar büyük nesnellikler, evriminin gereği belki sonucu olan şartlar kolaylıkla ve çabucak oluşup insanlığı belki tüm canlı zerrelerini yok edebilir. Bu çaresizliği insana haber veren de doğanın kendisi, bilim belki de yine insan olabilir. Yani bu kez ağalar, derebeyleri, burjuvazi veya krallar hatta tanrılar insanı ve canlı yaşamı yok etmeye kalkmayabilir; insanoğlu salt bilime dayanarak bunun engelleyemeyecekleri kadar büyük bir maddi gücün eseri olacağına kanaat getirebilirler. Ve insanoğlu kendini fark etmeye bu kadar yaklaştığı ve açıklayamadığı şeyleri bu kadar azalttığı bir zamana çok uzak olmayan bir anda kendi ölüm fermanını evrenin yüzünde okuyabilir.

Parçalanan veya ayrışan hiçbir maddenin aynı “yoğunlukta” toplanamayacağı bir gerçektir. Uzayda büyük bir hızla dağılan maddeler zaman zaman sürekli hareketleri nedeniyle bir araya gelme “kararlılığı” kazansa da(kuarkların proton ve nötron; nötron ve protonun da birleşerek atomu oluşturması bile yaklaşık 300,000 yıla bedel olup sıcaklık 2726 dereceye düşene kadar geçen zaman ve harekete gereksinim duymuştur ki bu da insana ve tüm canlılığa mükemmellik atfeder çünkü bugünün insanı hayatta kalma mücadelesinin yanında bugün artık bunu sorgulama erdemine erişmiştir) 14 milyar yıl boyunca soğuması ve dağılması süren ve üzerinde bu boyutlarımızla varılabildiğimiz evrenin; başlangıcından bugüne geçen 14 milyar yıldan az zamanının kaldığına; bir başka deyişle zamanda ortaya ya da başlangıca değil sona yakın olduğumuza işarettir çünkü:

1)Bir zamanlar elektrik yüklü olan parçacıklar radyasyonu emerken artık nötr olan atomlar gazı şeffaflaştırıp radyasyonun uzayda kolayca yayılmasına sebebiyet verir.

2)Uzay genişledikçe radyasyonun dalga boyu uzar ve soğuk bir cisimden geliyormuş gibi algılanır.

3)Yıldızlar ölmek üzere olan közler olduklarından(birçoğu binlerce ışık yılı uzaktadır ve bu da binlerce yıl önceki hallerini gördüğümüzü gösterir yani çoğu zaten ölmüştür) evrenin her yerinde sıcaklığın soğukluğa dönüştüğünü kanıtlar ve enerjinin boş uzaya dağıldığı açıklanmış olur.

Bu üç maddenin bize anlattığı bir tür ısı ölüm yani işe çevrilemeyen maksimum enerjidir. Daha açığı tüm enerjinin kozmosta eşit olarak yayıldığı, ışık, canlılık ya da ısı barındırmayan, zamanın söz konusu olmadığı kapkaranlık bir cehennem, belki bir son kurgusudur. Sonsuzluk, yani sürekli devam eden bir hareket ve devinim bile belli bir zamanı anlatır. Bu “son” kurgusu ise evrime veya diyalektiğe aykırı değildir çünkü zamanın dahi yok olduğu bu düzlemi zaten evrim yaratır. Yani evrenin yeniden aynı yoğunluğa ulaşıp başa döneceği, bunun amaçsızca ve defalarca başa dönüp bittiği sonsuzluk kurgusunu bu düzlemde yine bilim yıkar çünkü klasik fiziğin temel direği olarak ayakta duran, termodinamiğin ikinci yasası olarak bilinen ilke, doğanın temel eylemlerinin geri dönüşsüz olduğunu bildirir. Doğa yalnızca bir yönde işler.

Son kurgusu bilim tarafından bakanlar için evrene uyarlandığında elbette sonsuzluktan daha gerçektir. Ancak bunun yukarıdaki örnekteki gibi salınımla değil gravitasyon ve toplanma – yeniden yoğunlaşma ile olacağını da söylemek olasılık dışı değildir. Evreni genişleyen bir balon gibi düşündüğümüzde yoğunluğu merkeze göre çok az olan çeperlerin(eni sonu bunun da bir düzlem üzerinde olduğunu kabul etmek Tanrı’yı kim yarattı sorusundaki tavuk mu yumurtadan çıkar hikâyesine döneceğinden bu yapının konumunu veya rengini, zamanını düşünmek hem gereksiz hem de olanaksızdır) maddeler arası çekim düşünüldüğünde duman gibi yok olması söz konusu değildir. Yerine, hal değiştirir. Galaksilerden gelen ışığın kırmızıya kayması bize artık evrenin genişlediğine şüphe bıraktırmayacağından “öze dönüş” teorisi de makul bir bitiş senaryosu olabilir.

Bizden yüz ışık yılı uzaklıkta olan yıldızı görüyor olmamız iki şey düşündürür:

1)Orada elimizde bir dev teleskopla bulunup dünyaya bakma olanağımız olsa dünyanın yüzyıl önceki halini yani geçmişi görebiliriz. Yani zaman, bir yere göre yaşansa da bir yere göre yaşanmamış olabilir. Yani görelidir. İzafiyet veya kuantumla kafa karıştırmak yerine bunun dünya ile yüz ışık yılı ötedeki yıldız arasındaki devasa mesafeden kaynaklandığını söyleyip burayı geçersek elimizde şu kalır: geçmiş, yok olmayıp uzayda bir yerlerde görüntü, görünge veya bir başka boyut olarak kalıyor olabilir mi?

2)Çeperlere yakın, yoğunluğu az yerlerde zamanın bu ana göre hızlı, bu anda ise(evrenin – o devasa balonun – koşullarımız gereği merkezine yakın bir yerinde ve çeperlere göre çok yavaş hareket eden bir yerinde bulunuyor olmamızla ilgili olarak) tüm evrenin en yavaş hali hissediliyor olabilir mi?

Evrendeki tüm maddelerin oluşturduğu gravitasyonun bileşkesi, ışığa belirli bir kırılma eğrisi verir. Bu da çapı 13–20 milyar ışık yılı olan bir çemberin meydana getirdiği eğridir. İlginç olansa bu eğride bir fizik üstü durum bulunmasıdır; Newton fiziğine göre düz gitmesi gereken ışık, evrendeki maddelerin oluşturduğu gravitasyon nedeniyle bir süre sonra çıktığı yere döner. Örneğin; saniyede 300.000 km. hızla uzayda yola çıkan bir güneş ışını büyük bir kozmik çember çizerek yaklaşık 200 milyar dünya yılında kaynağına döner. İnsanoğlu 1960’larda anten geliştirmeye çalışırken evrenin ilk oluşumunda ortaya çıkan bir yankıyı saptadı. Bu zayıf ıslık sesi bize geçmişin uzayda ya da evrende yalnızca görüntü olarak değil ses olarak da kalabildiğini kanıtlamakla beraber elbette ki “Big Bang” ile ilgili ciddi bir delil sunarken bizi de evrenin mükemmeliyeti konusunda dehşete düşürür. Bilim insanları bu sesi incelediklerinde şaşırtıcı bir şey daha buldular: dalgalar evrenin her yanına homojen biçimde yayılmıştı. Televizyonlarda yayın koptuğunda gördüğümüz karıncalı görüntüyü bu sinyalin yarattığı tahmin edilmektedir. Einstein’a göre her an yapısı ve etkisi değişen radyasyon alanı, sadece ışığı değil, zaman boyutunu da kırarak, büyüklüğü sınırlı; fakat sınırları belirsiz bir evreni oluşturur. Yayılma olayı ise maddeler arası çekim gereği sonsuz kalamayacaktır. Laboratuar deneylerinde dahi gama ışınlarının yüksek enerjili ışıma fotonlarının elektron ve proton çiftleri oluşturmak için birbirlerine etki ettiklerini göstermiştir. Maddeler arası gravitasyon da düşünüldüğünde, evrenin en baştaki küçük, aşırı sıcak ve yoğun haline yani özüne dönerek yok olacağı da iki önemli son kurgusundan biri olabilecek kadar mantıklıdır. Ancak bu mantık tek bir şeyi değiştirmez: o da yakın zamanda doğal seleksiyonla zayıf bazı türlerin, daha uzun zamanda insanın, sonra belki dünya ve güneş sisteminin, sırasıyla Samanyolu ve diğer galaksilerin yoğunlaşarak ya da salınıp yoğunluk yitirerek ve sürekli zayıflayarak öyle veya böyle sonlanacağıdır. Elbette ki bu, kapitalizmin şimdiki halinden bile acımasızlaştığı karamsar ütopyalardan elbette ki çok daha uzun(belki milyarlarca yıl kadar) zamanda ve tüm canlılık gibi insanın da kendi aklıyla, gücüyle ve belki devrimciliğiyle direneceği ama kendisinden milyar X milyar daha güçlü bir devinime karşı koyduğunu kurgulamanın örneğin bana bir devrimci olarak idealist gelmesi ve hatta ”bilim bunu nasıl olsa zamanı geldiğinde açıklayacak” kolaycılığıyla bile kaçamayacağımız kadar bilimsel bir gerçekliktir.

Evrenin bir başlangıcı ve sonu vardır. Bilim bunu açıklar. İnsan beyni bunu kurgular. İnsanoğlu kendini, kendine yetersizlik atfeden hurafelere vermek durumunda değildir. Evrim hep aynı hızda ilerlemez ve bazı eşiklerden sonra diğer hedefler daha kolay gelir. İnsanın ateşi bulması on yıllar sürerken; elektrik bulunduktan yalnızca birkaç yüzyıl sonra ve bunun da sayesinde bugün dizüstü bilgisayarlar icat edilip çılgın bir iletişim çağı kurgulanabilmiştir. Onca eksiği olan SSCB’nin bile uzay araştırmalarında insanlık tarihi açısından çok kısa sürede, insanlık tarihi açısından çok ileri noktaya varmasını bununla açıklayabiliriz. Bu kurgular, bu boyutuyla evrim ve bu zaman algısında insanlık tarihi(ki spesifik olarak düşünüldüğünde oldukça devasadır hatta “Seramik ve Çömlek Yapımı” gibi spesifik bir konu bile devasa kitaplara sığacak kadar bilgi içerir) çok küçük kalır. Ve yine tüm bunlar düşünüldüğünde bugünkü toplum, bugünkü toplumun insanı, basını, ekonomisi oldukça geri ve uzak kalır. Ancak bizler biliriz ki yalnızca insan için var olan ve insanı merkezde – o yoğun alanda – tutan bir sistem bundan “sadece” yüzyıl sonrasına bile insanı; sorularının tamamına yakınına cevap bulmuş, edilgen olmayan bir canlı haline getirebilir. Evrenin dışında bir göz olduğunu varsaysak veya bir an orada olduğumuzu kurgulasak ve oradan buraya baksak muhtemelen çokça boş şeyle geçip hızlıca gidip biten bir zavallılık görebiliriz. Kapitalizm bu kurgulara göre çok geri kalır. Bu kurgu ışık hızıysa kapitalizm kaplumbağadır ve yine biliriz ki bu sefil düzen yalnız bu dünyanın meseleleri için değil, yalnız sınıfsal ve ekonomik nedenlerle de değil ama tarihsel ve insanlığı da aşan bir spektrumdaki zorunluluk nedeniyle yok edilmeli ve kırıntıları uzaydaki boşluğa savrulmalıdır.

Kızgın yağa su damlayınca patır patır patlıyo o kadar sıkışan gaz mı patlamıycak amua koyim

gosteripeygamberi  24 Haziran 2008 19:59  

e o zaman maymun niye hala maymun diyene dalasım var:)

cerevs  24 Haziran 2008 20:35  

ben maydonoz neden meşeye dönüşmüo madem diyenleri bile gördüm
onları napmalı

havinkarya  26 Haziran 2008 03:50  

onlra en büyük işkence o maydonozu yedrmek olur :D

ozde  19 Temmuz 2008 21:22  

bi karikatür vardı bi tane molla denizden karaya evrilerek geçen balığın kafasına beyzbol sopası ile vurup "evrilmeyin layynn." diyodu.çok gülmüştüm.selçuk erdemindi sanırım.

cerevs  15 Ağustos 2008 21:37  
bu yazıya puanı basanlar: